Marx’ın sınıf kuramında kazanan orta sınıf mı olacak? Newton’dan Yapay Zekaya bir sallama. Pardon… Educated guess…
Yapay zekânın mutfağındaki insanlar Skynet ve Terminatör senaryolarını, insanlığın sonunu, mesleklerin bitişini konuşurken benim de içerisinde olduğum yazılımcı olmayan beyaz yaka güruhu “Tek tıkla PowerPoint!” eğitiminde. Elimizde tarihin en güçlü aracı var; bu araç ki geçmişin aksine sermayenin elinden proleteryaya kayan bir üretim aracı. Marx bu günleri görse Das Kapital’i baştan yazması gerekecekti. Bu dağıtık üretim aracının kurumsal tanıtımı ise “Nasıl prompt yazmalıyız?” sorusunun ötesine pek geçemiyor, en azından şu an için. Bunu bir şikâyet olarak değil, bir merak olarak yazıyorum. Peşinde olduğum soru: böylesi bir üretim aracı neden günümüz işçi sınıfının eline verildi?
Bu benim dusentas hesabındaki ilk makalem. Evde havalı kitapları okuyup bunların şovunu yapamadığım için bir tık gücendim. Dusentas web sitesinde ve Instagram hesabında bu şovu legalize ediyorum anlayacağınız. Sıkılmayıp okursanız tartışabiliriz; bu yazıların tamamı “sallama” usulüne uygun ya da havalı karşılığıyla “educated guess”. Vay be! Her şeyin bir ismi olması harika değil mi? Konumuza dönelim:
Devrim dediğimiz teknolojilerin neye yarayacağına ve nasıl kullanılacağına kim karar veriyor? Teknoloji kimin himayesinde gelişiyor?
Eskiden bu soruyu “Bazı dehalar vardır, bir şeyi kafaya takarlar. Bulurlar. Piyasa da bunu ürünleştirir ve nerede nasıl kullanılacağını söyler.” diye geçiştirirdim. İşi biraz kurcalayınca ulaştığım sonuç bir tık hayal kırıklığı oldu: Dehalar var. Evet ama, hayallerimdeki gibi kendi seçtikleri sorunları masaya yatırmıyorlar. Bugün de aynı eğrinin üzerindeyiz. Bunu nereden çıkardığımı anlatmak için sizi dört yüz yıl geriye, bir elma ağacının altına götürmem lazım.
Bilimin devrimleri kendi kendine olur sanıyorsanız benim gibi biraz safsınız demekmiş. İnsanlık tarihi ilerlerken buluş, mucidine denk gelir ve puff! Ateş! Puff, yer çekimi! Pufffff, yapay zekâ! Benim kafamda da böyle bir cennet vardı, Age of Empires oyunları gibi: yeterli kaynağı biriktir ve teknoloji ilerlesin. Bu cennette Newton şıkır şıkır asilzade kıyafetlerini giyer, çantasına pergelini cetvelini koyar, elma ağacının altında kütlenin bir şeyleri neden çektiğini düşünürdü. Sonradan öğrendim, adam çiftçi çocuğuymuş. O kadar da şıkır şıkır değilmiş yani. Ağaç da kendisinin değilmiş zaten. Ama dâhi bir polimat olmasının yanında bence bir moda ikonu. Benim için bu cenneti Boris Hessen’in bir bildirisi yıktı geçti.
Dehaların masalarına soruları kim koyar?
Hessen’in metni 1931’de Londra’da toplanan II. Uluslararası Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi’nde doğdu. Sovyet heyeti kongreye son anda katılmıştı; heyetin en az tanınan üyesi olan fizikçi Hessen’in sunduğu bildiri, aynı yıl Science at the Cross Roads adıyla yayımlandı (Hessen, 1931). Bizim elimizde de Newton’un Principia’sının Toplumsal ve İktisadi Kökeni isimli çevirisi bulunuyor. İsmi çok havalı ancak 120 sayfalık çerez bir eser. Çok da hayal edilemeyen bir şeyi söylemese de zihnimizin ilgilenmediği problemleri nasıl göz ardı ettiğimizi iyi açıklıyor. Anladığım kadarıyla Newton’un kafasına düşen elma değilmiş…

Principia, 1687. Hessen bu kitabın içinde tüccar sınıfının üç sorusunu tek tek bulur. (Wikimedia Commons, kamu malı)
Bu metin bugün bilim tarihinde “dışsalcı” (externalist) yaklaşımın kurucu belgelerinden biri sayılıyor: Bilimin içeriğini yalnızca fikirlerin iç mantığıyla değil, onu üreten toplumun ekonomik ve teknik ihtiyaçlarıyla açıklamayı öneren bir yaklaşım. Dışsalcı. Bu felsefecilerin böyle basit şeylere havalı isim bulma huyları müthiş hoşuma gidiyor. Neyse, Hessen iki soru soruyor:
- Newton neden mekaniğe yöneldi?
- Newton meraklı bir dehaysa neden ısı ile enerji sorunlarıyla neredeyse hiç ilgilenmedi?
Birinci sorunun cevabı için Hessen 17. yüzyıl İngiltere’sinin teknik sorunlarını üç başlıkta topluyor:
- Ulaşımda genişleyen deniz ticareti; gemilerin yüzdürülmesini, gelgitlerin öngörülmesini ve açık denizde boylam hesabını hayati hâle getirmişti.
- Sanayide derinleşen madenlerin galerilerini su basıyordu; suyu pompalamak, havalandırmak, yük kaldırmak mekaniğin sorularıydı.
- Savaşta ateşli silahlar balistiği, yani merminin direnç gösteren bir ortamdaki yolunu hesaplamayı dayatıyordu.
Hessen bu sorunların her birini Newton’un Principia‘sının içinde tek tek buluyor. Tesadüfe bakın! Deha gerçekti; ama masasına konan soruları kendisi seçmemişti. Onlar Newton’un döneminde yükselen tüccar sınıfının sorularıydı.
İkinci sorunun cevabı daha da ilginç. Newton neden enerjiyi çok sallamadı? Newton’un çağında buhar makinesini kullanacak sanayici (manüfaktürer) sınıfı egemen değildi. Aday gibi de gözükmüyordu, çünkü üretim zanaatkâr loncalarına bağlıydı; makineleştirilebilecek bir altyapı oluşmamıştı. Dolayısıyla ısının mekanik işe dönüşümü de bir soru olarak ortaya çıkmamış ve Newton’un dehası saf entelektüel merakla bu noktaya hiç girmemişti! Isı makinesinin teorisi ancak 1824’te Sadi Carnot’yla gelecek, enerjinin korunumu ilkesi 1840’larda Mayer, Joule ve Helmholtz’la formüle edilecekti.
Hessen’in kendi hikâyesi iyi bitmedi; 1936’nın sonunda Stalin döneminin tasfiyelerinde kurşuna dizildi. Geride bıraktığı tez ise kısaca şu: Dehalar sandığımız kadar özgür değildir; bilimin rotasının nereye kırılacağını, yükselen sınıfın teknik sınırları belirler.
Beyaz önlüklüler ve tulumlular
Hessen soruların nereden geldiğini gösterir; Viyanalı filozof ve sosyolog Edgar Zilsel ise onlara kimin cevap verdiğini irdeliyor. Nazilerden kaçtığı ABD’de yayımladığı “The Sociological Roots of Science” makalesinde Zilsel, modern bilimin 1300–1600 arasında üç toplumsal katmanın birleşmesinden doğduğunu savunur (Zilsel, 1942): üniversite âlimleri, hümanist edebiyatçılar ve onun “üst düzey zanaatkârlar” dediği top dökücüler, pusula yapımcıları, mimarlar. Âlimler mantık ve matematik biliyor ama el emeğini küçümsüyordu; zanaatkârlar deniyor, ölçüyor, yapıyordu ama yöntemleri yoktu. Bugün “beyaz önlüklü” ile “tulumlu” diye ayırdığımız iki insan tipi yani. Burada beyaz önlüklü derken bizim beyaz yakayı kastetmiyor, kütüphanelerinde hardcore bilim yapan teorisyen fizik ve kimyacıları kastediyor.
Erken kapitalizmin rekabeti bu duvarı yıkmak zorundaydı, çünkü entelektüel bilgi ile zanaat bir araya geldiğinde ürünün katma değeri orantısız biçimde artıyordu. Buhar makinesi ise bu iki tezin birlikte işlediği en somut örnek.
İlk ticari buhar makinesini 1712’de demir tüccarı Thomas Newcomen, bir kömür madeninden su çekmek için kurdu; Hessen’in listesindeki sorunlardan biri. Makineyi 1760’larda ayrı kondenser buluşuyla verimli hâle getiren James Watt, Glasgow Üniversitesi’nin alet yapımcısıydı; bugün güç birimi olarak kullandığımız watt, adını James Usta’dan alıyor. İlk buhar makinesini zanaatkârlar yaptı; ortada çalışan bir makine vardı ama nasıl çalıştığını açıklayan bir teori yoktu.

Newcomen’in makinesi iş başında, 1712. Çalışıyordu; neden çalıştığını açıklayan teori yüz yıl sonra geldi. (Animasyon: Emoscopes, CC BY-SA 4.0)
Teoriyi 1824’te genç bir askerî mühendis, Sadi Carnot, Ateşin İtici Gücü Üzerine Düşünceler‘de yazdı (Carnot, 1824) ve niyetini pek saklamadı: İngiltere’nin elinden buhar makinesini almak, onun kömürünü ve demirini, yani bütün zenginliğini almak olacaktı. Carnot’ya göre İngilizler makinenin nasıl çalıştığını pek de bilmiyordu. Fizyolog Lawrence J. Henderson’a atfedilen söz durumu özetliyor: “Bilim buhar makinesine, buhar makinesinin bilime borçlu olduğundan çok daha fazlasını borçludur.” Çünkü Carnot’nun çalışması hâlihazırda çalışan bir sistemin teorisini açıklamaktı. Bir bakıma termodinamiğin önünü buradan açtığını söyleyebiliriz. Carnot’dan sonraki nesillerin doldurduğu buhar tabloları benim gibi mühendislerin baş belasıydı; onu da bu hikâyeye borçluymuşuz. Şimdi AI devrinde hala kitap karıştırılacak mı emin değilim. Neyse:

Mekanik dokuma tezgâhları, 1835. Mekik kendiliğinden dokuyor; başındaki kadınlar günde on iki saat ayakta. (Gravür: T. Allom / J. Tingle, kamu malı)
Aristoteles Politika‘da “Her alet kendi işini kendi yapabilse, mekikler kendiliğinden dokusa, ustanın çırağa ihtiyacı kalmazdı.” diyor. Buhar makinesiyle mekik gerçekten kendiliğinden dokumaya başladı; ama kimin kumaşını dokuduğu sorusu ortada kaldı. Marx’ın damadı Paul Lafargue, 1880’de yazdığı Tembellik Hakkı‘nda Aristoteles’in bu hayalini hatırlatıyor (Lafargue, 1883): Düşünce deneyi gerçek olmuştu, ama makine mükemmelleştikçe iş günü kısalmadı, uzadı. Kadınlar ve çocuklar dahil dokuma işçileri günde on iki, on beş saat fabrikadaydı. Lafargue’a göre engel teknik değildi; engel, patronun kutsadığı, işçinin de içselleştirdiği “çalışma dogması”ydı. Önerisi günde üç saat çalışmaktı. Damat biraz abartmış. İstediği şey sanırım yapay zekâydı. Buhar makinesine bu kadar anlam yüklemesine üzüldüm, 150 yıl erken doğmanın cezası.
Ana sorumuza dönelim:
Yapay zekâ hangi ağaçtan düşüyor?
Yapay zekâ, Aristoteles’in hayaline şimdiye kadarki en yakın şey: Artık sadece kumaş değil; metin, kod, analiz de kendiliğinden dokunuyor. Peki bu, insanlığın tarihsel yürüyüşünde sıradaki doğal adım mıydı? Hessen’in yöntemini ekstrapole edince (hep felsefeciler mi havalı terminoloji bulacak?) başka bir tablo çıkıyor.

“Yapay zekâ” terimi 1956’daki Dartmouth Yaz Projesi’nden beri var, ama alan onlarca yıl “yapay zekâ kışları” denen durgunluklar yaşadı. Dönüm noktası 2012’de geldi: Krizhevsky, Sutskever ve Hinton’un AlexNet’i, milyonlarca etiketli görselden oluşan ImageNet veri setiyle ve aslında oyun sektörü için üretilmiş grafik işlemcilerle eğitildi (Krizhevsky vd., 2012). Yani eksik olan fikir değil, veri ve hesap gücüydü. İnsanlık yüzyıllardır veri üretiyordu; internetle birlikte bu hazine birkaç platformun elinde birikti. Hazineyi işleyecek sermaye de aynı ellerdeydi. Ağaca bakınca bahçenin kimin olduğu anlaşılıyor: Amazon, Microsoft, Alphabet (Google) ve Meta yalnızca 2026’da altyapıya yaklaşık 725 milyar dolar harcamayı planlıyor; dünyanın en zengin on kişisinden dokuzu servetini teknolojiden yapmış; Nvidia tek başına S&P 500’ün yaklaşık yüzde sekizi. Hessen’in diliyle bunlar, iktidara yürüyen bir sınıfın rakamları.
Şimdi Hessen’in birinci sorusunu soralım: Bugün masada hangi sorunlar var? Metin yazmak, kod üretmek, görsel oluşturmak, müşteri yazışması, sunum hazırlamak. Yani veriyi biriktirenlerin kendi işleri; Newton’un masasındaki tüccar sorularının bugünkü karşılığı. Buradan tatlı bir yere çıkabiliriz: Acaba egemen sınıf biz mi olduk ulan?! Yok yok şaka…
Asıl çarpıcı olan ikinci soru: Yapay zekâ henüz neye dokunmuyor? Hâlâ egemen olan sınıfın sattığı ürün ve hizmetlere dokunmuyor. Bugün yapay zekâ bize bir ERP’nin, bir ofis paketinin, bir abonelik hizmetinin içine iliştirilmiş bir “özellik” olarak satılıyor; lisansın kendisine dokunulmuyor. Newton’un ısıya dokunmaması gibi: Soru masada yok, çünkü masayı kuranlar hâlâ lisans satıyor. Yine de durum Newton dönemindeki gibi merkezî değil; egemenler dağıtık biçimde gelişen teknolojiyi tam kontrolde tutamıyor. Bir örnek: Google’ın arama geliri hâlâ büyüyor, 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 19 arttı; ama yapay zekâ özetinin çıktığı aramalarda sitelere tıklama oranı yüzde 60’tan fazla düştü. Yani lisans satanlardan önce, trafik satanlar kaybetmeye başladı. Google geliştirmek zorunda kaldığı bir teknolojiyle kendi ekosisteminin kenarını kemiriyor; tek başına karar verebilseydi belki bu kadar acele etmezdi.
Ama Hessen’in şemasında egemenlik hep el değiştirir ve bu kez araç dağıtık. Nisan 2026’da açılan REA (Reverse Engineer Anything) deposu altı ayda GitHub’da iki yüz otuz binden fazla yıldız topladı; bir yapay zekâ ajanı, kaynak kodunu hiç görmediği bir programın nasıl çalıştığını çözümleyip benzerini sizin için yazabiliyor. Bu tür depolar, sermayenin bugüne kadar hiç elinden çıkarmadığı bir şeyi, üretim aracının sahipliğini, tek tek şirketlere ve mühendislere devrediyor.
Böyle bir gelecekte hiçbir şirket dışarıdan yazılım satın almıyor; kendi işine yarayacak kadarını kendi yazıyor, bakımını da yine yapay zekâya yaptırıyor. Carnot’nun İngiltere’nin elinden buhar makinesini alma hayali, bu kez lisans satanların elinden yazılımı almak olarak geri dönüyor. Modeli ve hesap gücünü elinde tutanlar için bu bir tehdit değil, tam da aradıkları şey: Koltuk başına lisans satanların sonu, hesap gücünü kullanım başına satanların başlangıcı.
Elma kimin bahçesine düşer?
Bunun ardında bir komplo aramıyorum, Boris Bey de aramazdı; Marx’ın Das Kapital’de yazdığı üzere sınıflı toplum böyle çalışıyor. Newton’un çağından iki önemli farkımız var. Birincisi: O zaman dehalar tek tüktü; bir saraya ya da akademiye bağlıydılar. Bugün dehalar dağıtık: bir mühendisin, bir öğretmenin, bir öğrencinin bilgisayarındalar. Zilsel’in duvarı da bir kez daha yıkılıyor; kod bilmeyen bir mühendis bir akşamda kendi aracını yazabiliyor. Beyaz önlüklü ile tulumlu, tarihte ilk kez aynı kişi olabiliyor.
İkincisi, Lafargue’ın dokumacısıyla aramızdaki fark. Yine teknolojik bir devrim yaşıyoruz; ama onların mesaisi uzarken bizimki gerçekten kısalıyor. Çünkü dokumacı, dokuduğu kumaşı alamıyordu; biz ise ürettiğimiz sistemlerin aynı zamanda müşterisiyiz. Manchester’ın fabrikatörü dokumacıyı ikna etmek zorunda değildi, işgücü boldu; bugünün yükselen sınıfı bizi ikna etmek zorunda. Yapay zekânın bize on beş saatlik mesai olarak değil, “seni geliştirecek bir araç” olarak sunulmasının sebebi bu. Nezaket, müşteriye gösterilir.
İki fark da aynı kapıya çıkıyor: Masaya soru koyma gücü, tarihte ilk kez bu kadar yakınımızda. Biz derken eğitimli orta sınıfı kastediyorum. Claude Code seni heyecanlandırmıyorsa bizden değilsin…
Elma, ağaç kiminse onun bahçesine düşer. Newton burjuvazinin ağacının altına oturdu. Ama bu sefer ağacı kendi bahçemiz için kiralayabiliyoruz. Bu seferki ağaç Newton’un, Hessen’in, Marx’ın ve Lafargue’ın ağaçlarından farklı. Ağaç mı o bile kuşkulu… Ama zekânıza güveniyorsanız dikkat edin: Kafanıza düşen elmanın nereden ağaçtan geldiğini sorun.

Kaynakça
Kitaplar ve makaleler
- Aristoteles. Politika, I. Kitap.
- Carnot, S. (1824). Réflexions sur la puissance motrice du feu et sur les machines propres à développer cette puissance. Paris: Bachelier.
- Hessen, B. (1931). “The Social and Economic Roots of Newton’s ‘Principia’.” Science at the Cross Roads içinde. London: Kniga. [Türkçe: Newton’un Principia’sının Toplumsal ve İktisadi Kökeni, çev. Mustafa Günay, Metis Yayınları, 2020.]
- Krizhevsky, A., Sutskever, I. ve Hinton, G. E. (2012). “ImageNet Classification with Deep Convolutional Neural Networks.” Advances in Neural Information Processing Systems, 25.
- Lafargue, P. (1883). Le Droit à la paresse. Paris. (İlk tefrika: L’Égalité, 1880.)
- Zilsel, E. (1942). “The Sociological Roots of Science.” American Journal of Sociology, 47(4), 544–562.
Güncel veriler
- Tom’s Hardware (2026): Big Tech’in 2026 yatırım planları (FT derlemesi)
- Forbes (2026): Dünyanın en zengin 10 kişisi
- Crypto Briefing (2026): Nvidia’nın piyasa değeri ve S&P 500 payı
- GitHub (2026): morluto/rea — REA: Reverse Engineer Anything
- Search Engine Journal (2026): Google Search Revenue Grew 19% In Q1, Pichai Cites AI
- SQ Magazine (2026): AI Overviews Statistics 2026 (Seer Interactive verisi)
Görseller: Principia başlık sayfası ve 1835 dokuma fabrikası gravürü kamu malıdır (Wikimedia Commons / World History Encyclopedia). Newcomen makinesi animasyonu: Emoscopes, Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0. Zaman çizelgesi ve elma animasyonu bu yazı için hazırlanmıştır.




Bir Cevap Yazın